Antik Çağ Felsefe Tarihi V – Aristoteles

MSGSÜ Felsefe - Hakan Yücefer hocanın Antik Çağ Felsefe Tarihi - Aristoteles derslerinden alınan el yazısı notların, gemini ile düzenlenerek dijitale aktarılmış versiyonlarıdır.

Antik Çağ Felsefe Tarihi – Aristoteles

  • Aristoteles’e Genel Giriş
  • Aristoteles Mantığı
  • Aristotales’in Doğa Felsefesi

Aristoteles’in Dünyası: Gökyüzünden Yeryüzüne Bir “Anlama Arzusu”

Tarihsel sahnede Platon, parmağıyla gökyüzünü, değişmez idealar âlemini işaret ederken; Aristoteles elini yeryüzüne doğru uzatır. Çünkü o, yaşamı, doğayı ve varlığı tam da burada, bu dünyada anlamlandırmaya kararlıdır. Sizin de notlarınızda belirttiğiniz gibi, o ne dogmatik bir inanç bekçisi ne de her şeyden şüphe duyan bir skeptiktir. O, ayakları yere basan soğukkanlı bir analisttir.

İçimizdeki Tanrısal İtki: Bilme Arzusu
Aristoteles’in tüm devasa sisteminin temelinde tek ve sarsılmaz bir gözlem yatar: Tüm insanlar doğaları gereği bilmeyi arzularlar. Bu arzu, sadece hayatta kalmak için etrafı kontrol etme itkisi değildir; duyularımızdan, özellikle de görme duyumuzdan aldığımız haz, bu arzunun en büyük göstergesidir. İnsanlar, hiçbir pratik amaca hizmet etmese dahi bilginin peşinden koşarlar. Jonathan Lear’ın muazzam tespitinde olduğu gibi, bu salt bir “merak” değildir; bu, şeylerin nedenini kavramaya, yani episteme (anlama) durumuna ulaşmaya yönelik bir aşktır.

Sistematik Bir İnşa ve Yöntem
Atina vatandaşı olmaması nedeniyle politik haklardan yoksun olan Aristoteles, enerjisini yeni bir devlet düzeni kurmaya değil, olanı anlamaya adamıştır. Herakleitos’un karanlık aforizmalarını veya Platon’un edebi diyaloglarını geride bırakıp felsefeyi “düz yazı” ile, kendi terminolojisiyle inşa etmiştir. Aristoteles’in felsefesi, sizin de isabetle belirttiğiniz gibi, kendisinden öncekilerin (Thales, Pythagoras, Platon vb.) görüşlerini sabırla özetleyip, ardından adım adım kendi gerekçelendirmelerini sunmasıyla ilerler. Bu, modern akademik yazımın da atasıdır.

Eylemler ve Üretimler: Poietik Bilimler
Aristoteles varlığı ve bilgiyi sınıflandırırken Pratik (Eylem) ve Poietik (Üretim) bilimleri birbirinden ayırır. İşte bu “üretim” sanatı sadece marangozluk gibi zanaatleri değil, ruhumuzu arındıran sanatları da kapsar. Taklit etme (mimesis) insanlarda çocukluktan itibaren doğal olarak ortaya çıkar ve insanlar ilk öğrendiklerini taklit yoluyla öğrenirler. İnsanları diğer hayvanlardan ayıran şey de taklit etmeye en yatkın hayvan olmalarıdır. Nasıl ki felsefeye bizi iten şey “anlama arzusu” ise, sanata bizi iten şey de “taklit karşısında aldığımız hazdır”.

Aristoteles, hocası Platon’un kurduğu ve sonrasında heykelleşen gelenekten koparak kendi okulu Lykeion’u kurarken, aslında insanlığa yepyeni bir felsefe yapma biçimi armağan etmiştir. Dünyaya karşı duyduğu bu sonsuz merak, onu böceklerin sindirim sisteminden, tragedyaların ruhumuzu nasıl arındırdığına (Katharsis) kadar her şeyi kategorize etmeye itmiştir.

İki Zıt Karakter: Aristoteles ve İskender
Tarihin en büyük ironilerinden biri, akılcılığın, ölçülülüğün ve şehir-devleti idealinin kurucusu olan Aristoteles’in, sınır tanımayan, dünyayı tek bir potada eritmeyi arzulayan ve kendini bir tanrı-kral olarak gören Büyük İskender’in hocası olmasıdır. Aristoteles, genç İskender’e Makedonya sarayında dersler vererek ona Yunan kültürünü, Homeros destanlarını ve felsefeyi aşılamıştır. Ancak İskender Asya’nın içlerine doğru ilerleyip bir Pers despotu gibi davranmaya başladıkça, aralarındaki felsefi ve kişisel uçurum derinleşmiştir. İplerin tamamen kopması, M.Ö. 327 yılında Aristoteles’in yeğeni ve İskender’in saray tarihçisi olan Kallisthenes’in, İskender’e secde etmeyi (proskynesis) reddettiği için vatana ihanet suçlamasıyla hapse atılıp öldürülmesiyle olmuştur. İskender’in M.Ö. 323’teki ölümünün ardından Atina’da patlak veren Makedon karşıtı isyanlar, Aristoteles’in İskender ile olan bu eski bağını onun aleyhine çevirmiş ve filozofu, “Atina’nın felsefeye karşı ikinci bir günah işlemesini engellemek” için şehri terk etmeye mecbur bırakmıştır.


  1. Aristoteles: Anlama Arzusu Jonathan Lear bu eserinde Aristoteles’in felsefesine, modern ve soğuk bir analitik bakışla değil, felsefenin merkezine “anlama arzusunu” koyarak yaklaşır. Kitap, Aristoteles’in biyolojiden metafiziğe, etikten mantığa kadar tüm disiplinleri nasıl birbirine bağlı organik bir bütün olarak kurguladığını, form-madde ilişkisini ve potansiyel-aktüalite kavramlarını açıklar.

Sizin notlarınızda “Anlama Arzusu” başlığı altında belirttiğiniz Aristoteles’in sonsuz merakı ve doğaya olan ilgisi, doğrudan bu kitabın tezleriyle örtüşür. Lear, insanın doğası gereği dünyayı sorgulayıcısı olduğunu ve bu anlama çabasının insanı kendi doğasını aşarak tanrısal bir varoluşa taşıdığını belirtir. Notlarınızdaki Aristoteles’in soğukkanlı ve analitik tavrı, bu eserde detaylandırılan “episteme sevgisi” ile tam bir bütünsellik kazanır.

  1. Metafizik (Aristoteles) Aristoteles’in “İlk Felsefe” olarak adlandırdığı, ölümünden sonra Rodoslu Andronikos tarafından derlenip “Fizik’ten sonra gelen” anlamında isimlendirilen başyapıtıdır. Varlıkların ilkelerini, nedenlerini ve varolan olarak varolanı inceler.

Notlarınızda bahsettiğiniz “kendinden öncekilerin görüşlerini listeleme” yöntemi, Metafizik’in ünlü Alpha kitabında en berrak haliyle görülür. Aristoteles, Thales’ten Platon’a kadar tüm düşünürleri ele alır, hakikati ararken düştükleri açmazları (aporia) inceler ve böylece felsefi yönteminin temellerini atar. Notlarınızdaki Bekker edisyonu ve töz-kategori inşasının felsefi temeli bu kitaptır.

  1. Poetika – Şiir Sanatı Üzerine (Aristoteles) Aristoteles’in edebiyat, estetik ve sanat kuramı üzerine yazdığı, günümüze ağırlıklı olarak tragedya ve destan üzerine olan kısımları ulaşmış temel metindir. Sanatın doğasını taklit (mimesis) olarak tanımlar ve başarılı bir eserin kurgu, karakter ve anlatım bütünlüğünü nasıl sağlaması gerektiğini analiz eder.

Notlarınızda felsefenin üçe ayrıldığından (Teorik, Pratik, Poietik) ve Poietik’in “üretim” olduğundan bahsediyorsunuz. İşte Poetika, bu üretimin edebi ve sanatsal tezahürüdür. Aristoteles, komedya ve tragedyayı, insanların eylemlerini ve karakterlerini nasıl taklit ettikleri üzerinden ayırır; tragedya bizden daha iyileri, komedya ise günümüz insanlarından daha kötüleri taklit etmek ister. Bu metin, Aristoteles’in dünyayı sadece analitik kavramlarla değil, insan duyguları ve sanat üzerinden de ne denli derinlemesine incelediğinin kanıtıdır.

Ekstra – 1: Aristoteles mitlerin dahi insanın doğal hayret etme eğiliminin tezahürleri olduğunu kabul eder. Mitler, olgulara ilişkin açıklamalar sunarak insanın doğasındaki huzursuzluğu gidermeye yöneliktir. Elbette felsefi anlamda tatmin edici değillerdir ancak Aristoteles mitolojiyi salt bir safsata olarak değil, felsefeye giden yolda ilkel bir “açıklama arayışı” ve hayret etme basamağı olarak görür. 

Ekstra – 2: “Aristoteles’in mantığı felsefenin bir aracı (organon) olarak düşünüyor” tespiti harikadır. Bunu, felsefenin doğrudan kendisi değil, ama bilimsel araştırma yönteminin ta kendisi olarak biraz daha açabiliriz. Aristoteles mantığı, sınırsız genişlikteki gerçeklik yapısını düzenlemek için önemli bir araç olarak görüyordu. Bu nedenle mantık, bir “bilim” olmaktan ziyade, tüm bilimlerin ve felsefenin üzerinde yükseleceği iskelettir.

 

Mantık: Düşünmenin Kusursuz Aleti

Gerçekliğin Anatomisi

Platon, dünyanın sürekli bir değişim ve gölgeler oyunu olduğuna inandığı için, kesin bilginin (episteme) bu dünyada değil, İdealar Âlemi’nde aranması gerektiğini savunmuştu. Ancak onun en parlak öğrencisi olan Aristoteles, bu karanlık mağara benzetmesini elinin tersiyle itti. Aristoteles’e göre dünya sadece bilinebilir olmakla kalmıyor, adeta bizim onu anlamamız için bize cömertçe kendini sunuyordu. Jonathan Lear’ın muazzam tespitinde olduğu gibi, “Dünya, anlamamızın yalnızca nesnesi değil, aynı zamanda ona vesile olandır”.

İşte Aristoteles’in “Organon” (Alet) adıyla anılan devasa mantık külliyatı, zihnin boşlukta oynadığı bir sözcük oyunu değil; evrenin bu gizli, rasyonel anatomisini ortaya çıkarmak için icat edilmiş bir neşterdir. Aristoteles için “bilmek”, sadece bir şeyin var olduğunu bilmek değildir; onun neden var olduğunu, yani açıklamasını kavramaktır. Bu nedenle İkinci Analitikler’de bilimin amacı, iki ucu birbirine bağlayan o gizemli “orta terimi” (nedeni) bulmak olarak belirlenmiştir. Bir tıp öğrencisinin ateşi düşüren ilacı ezberlemesi deneyimdir; ancak o ilacın o hastalığı neden iyileştirdiğini (orta terimi) bilmesi ise sanattır, bilimdir.

Orta Çağ keşişlerinin “BARBARA” ve “CELARENT” gibi tekerlemelerle ezberlediği tasımlar (syllogism), aslında Aristoteles’in dünyanın rasyonelliğine duyduğu bu sarsılmaz inancın matematikselleştirilmiş halidir. Öklid’in geometride, Spinoza’nın etikte yaptığı gibi, Aristoteles de evrenin kaosunu “Aksiyomlar, Hipotezler ve Tanımlar” aracılığıyla sarsılmaz bir düzene oturtmuştur. İnsan aklı (nous), sezgisel olarak kavradığı bu sarsılmaz ilkelerden yola çıkarak dünyayı anlamlandırdığında, aslında doğanın kendi içine yerleştirdiği tanrısal “anlama arzusu” en büyük tatminine ulaşmış olur.

Organon ve Dünyanın Anlaşılabilirliği

Aristoteles, mantığı felsefenin sıradan bir alt dalı olarak değil, doğrudan doğruya felsefenin aleti, yani “organon”u olarak kurgulamıştır. Mantık, ne düşündüğümüzden ziyade nasıl düşündüğümüzle, bir başka deyişle düşüncenin içeriğiyle değil biçimiyle ilgilenir. Zihnimizdeki düşüncelerin nasıl bir araya geldiğini ve bu düşünceler arasındaki hangi geçişlerin meşru olduğunu belirleyen kusursuz bir formel kurallar sistemidir. Aristoteles, Sofistlerin Çürütmeleri adlı eserinin sonunda, kendinde pek alışık olmadığımız bir kibir kırıntısıyla övünürken aslında son derece haklıdır. Retorik alanında ondan önce yapılmış pek çok çalışma bulunsa da, mantık ve tasım (kıyas) konusunda elle tutulur hiçbir birikim yoktu. O, bu devasa sistemi neredeyse sıfırdan inşa etmişti.

Aristoteles’in meşhur Organon külliyatı altı temel metinden oluşur:

  • Kategoriler: Sözcük tiplerini inceler.
  • Yorum Üzerine: Önermelere odaklanır.
  • Birinci Analitikler: Çıkarım ve tasım konularını ele alır.
  • İkinci Analitikler: Bilimsel bilginin doğasını araştırır.
  • Topikler: Diyalektik üzerine yoğunlaşır.
  • Sofistlerin Çürütmeleri: Safsataları deşifre eder.

Farabi ve İbn Sina gibi büyük düşünürlerin şekillendirdiği Arap mantık geleneğinde ise bu listeye Retorik ve Poetika da eklenir. Külliyatın “Sekiz Kitap” olarak okunduğu bu yaklaşım, “imgelemsel tasım” kavramına dayanan son derece yenilikçi ve orijinal bir yorumlamadır.

Kategoriler: Dilin Ontolojisi

Aristoteles’in belirlediği on kategori, yalnızca dille sınırlı kalan basit sınıflandırmalar değildir. Düşünürün çıkış noktası oldukça nettir. Masa dediğimiz nesneye “masa” adını vermemiz tamamen toplumsal bir uzlaşıdır. Harflerin ve fonetik seslerin değeri de keza öyledir. Ancak masanın kendisi gerçektir, tam karşımızda durmaktadır ve ona bir isim vermemizi zorunlu kılan şey, işte bu somut gerçekliğidir. Dolayısıyla dildeki temel ayrımlar, aslında dünyadaki gerçek ayrımların kusursuz bir yansımasıdır.

Bu on kategori şunlardır: töz, nitelik, nicelik, yer, zaman, ilişki, etkinlik, edilginlik, iyelik ve durum. Tüm bu kavramlar arasında “töz” (ousia) apayrı bir ayrıcalığa sahiptir. Aristoteles onu, diğer her şeyin kendisine yüklendiği fakat kendisine hiçbir şeyin yüklenemediği nihai taşıyıcı olarak tanımlar. “Ousia” kelimesi Yunancada hem varlık hem de zenginlik anlamına gelir. Arapçaya cevher, Latinceye substantia, Türkçeye ise töz veya özdek olarak çevrilse de, bu kelimelerin hiçbiri ousia’nın felsefi derinliğini tam anlamıyla karşılayamaz.

Tam bu noktada, ünlü dilbilimci Émile Benveniste’in getirdiği çarpıcı eleştiriyi hatırlamakta fayda var. Benveniste, Aristoteles’in ontolojik kategoriler olarak sunduğu bu ayrımların, aslında isim, sıfat, fiil veya ilgi hali gibi Yunanca gramerin yapısal özelliklerinden ibaret olduğunu öne sürer. Bu iddia, zihinlerde çok kritik bir soru işareti bırakır. Acaba Aristoteles gerçekten varlığın doğasını mı keşfediyordu, yoksa sadece Yunancanın örtük varsayımlarını felsefeye mi taşıyordu? Aynı kategorilerin Latince ve Arapçada ne kadar farklı biçimler aldığı gözlemlendiğinde, bu sorunun yakıcılığı daha da artmaktadır.

Yorum Üzerine: Önermeler ve Doğruluk Değeri

Sözcükler bir araya gelerek önermeleri oluşturur. Ancak her cümle bir önerme sayılmaz. Dualar, istekler veya emirler herhangi bir doğruluk değeri taşımazlar. Sadece doğru ya da yanlış olabilen, yani kesin bir bildirimde bulunan cümleler önerme kabul edilir. Aristoteles, Yorum Üzerine adlı metninin dokuzuncu bölümünde, gelecekte yaşanacak olaylarla ilgili önermeleri masaya yatırır. Örneğin, “Yarın deniz savaşı olacak” cümlesi şu an için doğru mu kabul edilmelidir, yoksa yanlış mı? Bu masum görünüşlü soru, felsefe tarihindeki özgür irade ve determinizm tartışmalarının ilk ve en ciddi açılımlarından birini barındırır.

Birinci Analitikler: Tasım

Aristoteles, Birinci Analitikler eserinde bilimsel çıkarımın görkemli çatısını kurar. Tasım, diğer adıyla syllogizm, en temel haliyle iki öncülden yola çıkarak zorunlu bir üçüncü önermeye (sonuca) ulaşma işlemidir. Yapısı oldukça basittir:

  • Tüm A’lar B‘dir.
  • Tüm B‘ler C’dir.
  • Öyleyse tüm A’lar C’dir.

Bu formüldeki B, “orta terim” olarak adlandırılır. Orta terim, iki öncülü birbirine bağlayan ancak ulaşılan nihai sonuçta asla adı geçmeyen gizli kahramandır. Öncüllerin tümel olumlu, tümel olumsuz, tikel olumlu veya tikel olumsuz olma durumuna ve orta terimin cümledeki konumuna göre üç farklı şekil (figür) ortaya çıkar. Orta Çağ mantıkçıları, bu karmaşık şekilleri akılda tutabilmek için yaratıcı bir ezberleme yöntemi geliştirerek onlara isimler vermişlerdir. 

Birinci şekil için: Barbara, Celarent, Darii, Ferio
İkinci şekil için: Cesare, Camestres, Festino, Baroco
Üçüncü şekil için: Darapti, Felapton

Bu isimlerdeki her üç ünlü harf, öncüllerin ve sonucun tipini şifreler. A harfi tümel olumluyu, E tümel olumsuzu, I tikel olumluyu, O ise tikel olumsuzu simgeler. Örneğin “Barbara” isminde üç adet A harfi bulunur; bu da üç önermenin de tümel olumlu olduğu anlamına gelir.

A: Bütün A’lar B’dir. → Tümel Olumlu
E: Hiçbir A B değildir. → Tümel Olumsuz
I: Bazı A’lar B’dir. → Tikel Olumlu
O: Bazı A’lar B değildir. → Tikel Olumsuz

Felsefeci Jonathan Lear, kurulan bu sistemin basit bir mantık teorisinden çok daha fazlası olduğunu vurgular. Aristoteles’in asıl hedefi, tüm geçerli çıkarımların aslında açık veya “tamlaştırılabilir” olduğunu kanıtlamaktı. Başka bir deyişle, geçerli olduğu halde ilk bakışta anlaşılmayan her çıkarım, birkaç dönüşüm kuralı sayesinde Barbara formülü gibi apaçık ve tartışılmaz bir forma indirgenebilirdi. Bu iddialı meta-mantıksal projenin amacı, gerçekliğin genel yapısının insan aklıyla kavranabileceğini garanti altına almaktı. Lear’ın deyimiyle, gerçekliğin düzeni ile bilginin düzeni mutlak surette birbiriyle örtüşmeliydi.

İkinci Analitikler: Bilimsel Bilgi Nedir?

Geçerli bir çıkarım yapmak, tek başına bilimsel bir kanıtlama sunmak anlamına gelmez. Gerçek bir kanıtlama için öncüllerin kesinlikle doğru, ilk elden, kendi içinde bilinebilir nitelikte olması ve sonucun nedenini açıkça ortaya koyması şarttır. Aristoteles’in bilim anlayışı tamamen aksiyomatiktir. Her bilimin kendine has temel tanımları ve varsayımları vardır. Bilim insanı, bunlardan yola çıkarak ve orta terim üzerinden sağlam bir neden-sonuç ilişkisi kurarak yeni sonuçlar türetir.

Ders notlarında, Aristoteles’in biyoloji metinlerini günümüzde en iyi yorumlayan isimlerden biri olan James Lennox’un harika bir örneği yer alır:

  • Tüm çınar ağaçları geniş yapraklıdır.
  • Tüm geniş yapraklıların yaprakları düşer.
  • Öyleyse tüm çınar ağaçlarının yaprakları düşer.

Aristoteles’e göre bu kusursuz yapıda orta terim konumundaki “geniş yapraklılık”, yalnızca soyut mantıksal bir köprü değil, aynı zamanda fiziksel ve nedensel bir köprüdür. Çünkü yaprakların neden düştüğünü doğrudan açıklar. Kış ayları yaklaşırken ağacın özsuyu sap bölgesinde pıhtılaşır, yaprak yeterince beslenemez ve en nihayetinde dökülür. Geniş yapraklılık özelliği, hem bu ağaç türlerine hem de yaprak dökümü sürecine içkin olan somut bir fiziksel gerçektir.

Ders notlarında oldukça önemli bir başka gözlem daha dikkat çeker. Aristoteles, o muazzam mantık sistemini kendi biyoloji araştırmalarında pek kullanmıyor gibi görünmektedir. Jonathan Lear, bu durumu yüzeysel bir tutarsızlık olarak görmek yerine niyet farklılığıyla açıklar ve konuyu detaylıca inceler. Aristoteles zooloji alanında çalışırken önce doğayı gözlemler, örnekleri birbiriyle karşılaştırır ve biçim ile madde arasındaki hiyerarşiyi titizlikle takip eder. Bir araştırmacı olarak tümevarımsal verileri topladıktan sonra, bu sonuçları bilimsel kanıtlama yöntemiyle güvence altına alır. Geometri alanında Öklid’in Elemanlar adlı eseri, aksiyomatik yöntemin nasıl uygulandığını gösteren kusursuz bir örnektir ve kendinden sonraki tüm çalışmalar için bir model teşkil etmiştir. Ancak Aristoteles’in fiziği geometrik bir yapıdan ziyade biyolojik bir zemine oturur; haliyle pratik araştırma yönteminin doğası gereği geometriden farklı olması son derece kaçınılmazdır.

Topikler: Diyalektik Sanatı 

Aristoteles, Topikler adlı eserinde katı bilimsel kanıtlamaların dışına çıkarak diyalektik sanatının inceliklerine odaklanır. İkinci Analitikler kitabında gördüğümüz kesin ve aksiyomatik doğruların yerini, burada toplumun geneli veya dönemin bilgeleri tarafından doğru kabul edilen yaygın kanılar, yani Yunanca tabiriyle “endoxa” alır. Bu eser, muhtemel doğrular üzerinden nasıl geçerli argümanlar kurulabileceğini, entelektüel tartışmalarda rakibin tezlerinin nasıl sınanacağını ve felsefi araştırmalarda bilimsel başlangıç ilkelerinin nasıl keşfedilebileceğini anlatan kusursuz bir tartışma rehberidir. Aristoteles için diyalektik basit bir söz cambazlığı değil, farklı disiplinlerdeki temel sorunları sorgulamak ve zihni felsefi gerçekliğe hazırlamak için kullanılması gereken vazgeçilmez bir düşünsel antrenman sahasıdır.

Sofistlerin Çürütmeleri: Safsataları Deşifre Etmek 

Külliyatın son metni olan Sofistlerin Çürütmeleri, aslında mantıksal bir devamlılık içinde Topikler eserinin doğal bir uzantısı olarak kurgulanmış ve safsataların karanlık dünyasına ışık tutmuştur. Aristoteles bu metinde, gerçeği aramak yerine tartışmayı ne pahasına olursa olsun kazanmayı amaçlayan sofistlerin kullandığı kelime oyunlarını ve göz boyayıcı zihin hilelerini tek tek deşifre eder. Eser boyunca, ilk bakışta geçerli gibi görünen ama aslında baştan aşağı kusurlu olan çıkarımları mercek altına alarak bu yanıltıcı argümanları dilsel ve dil dışı yanılgılar olmak üzere detaylıca sınıflandırır. Filozofun buradaki temel amacı, mantıksal illüzyonların anatomisini çıkararak öğrencilerini sinsi zihinsel tuzaklara karşı bağışık hale getirmek ve onları sahte akıl yürütmeleri kolayca çürütebilen uyanık birer düşünür yapmaktır.


Metafizik (Aristoteles) “Fizik’ten sonra gelen” anlamını taşıyan bu eserde Aristoteles, varlık olmak bakımından varlığı, ilk nedenleri ve töz (ousia) kavramını inceler. Platon’un İdealar kuramını eleştirerek biçim (form) ve madde ilişkisini kurduğu başyapıtıdır.

Notlarınızdaki “Madde Meselesi (Zeta-3)” ve “Töz (Ousia)” kavramları bu eserin omurgasıdır. Aristoteles Metafizik’te nedenlerin bilgisini araştırırken, deneyim sahibi olan kişi ile sanat (bilim) sahibi olan kişiyi tam da “nedenleri bilme” üzerinden ayırır. Sizin notlarınızdaki “Apodiktik (Kesin) Bilgi” ve “Tasım” yeteneği, Metafizik’teki bu nedenleri anlama çabasının mantıksal metodolojisidir.

Emile Benveniste – Düşünce Kategorileri ve Dil Kategorileri (Makale/Kavram) 20. yüzyılın en büyük dilbilimcilerinden olan Benveniste, bu ünlü makalesinde felsefe ve dilbilim arasındaki ilişkiyi sorgular.

Notlarınızdaki “Benveniste Eleştirisi” başlığı, Aristoteles’in “Kategoriler”inin evrensel bir ontoloji değil, Antik Yunancanın gramer yapısı (isim, sıfat, fiil) olduğunu savunan bu makaleye aittir. Bu, mantık ve dil felsefesi ilişkisi bağlamında notlarınızın ne kadar derinlikli bir okumaya dayandığını göstermektedir.

 

Doğanın İçsel Nabzı: Aristoteles’in Kosmosu

Felsefe tarihinin sahnesine Aristoteles çıkmadan önce, Antik Yunan dünyası iki büyük kampa bölünmüştü. Bir yanda her şeyin maddeden ve mekanik hareketten ibaret olduğunu savunan, Thales’in “su”, Anaximenes’in “hava” dediği Presokratik doğa filozofları vardı. Diğer yanda ise maddi dünyayı küçümseyip asıl gerçeğin görünmez “Formlar/Özler” olduğunu savunan Pythagorasçılar ve Platon bulunuyordu.

Dört Neden ve Doğanın Amacı 

Bir şeyin varoluşunu anlamak için Aristoteles dört soru sorar: 

Neyden yapıldı? (Maddi Neden)
Özü nedir? (Formel Neden)
Onu kim/ne başlattı? (Hareket Ettirici Neden)
Amacı nedir? (Ereksel Neden)

Cansız nesnelerde bu dört neden birbirinden ayrı gibi görünse de, doğal yaşamda biçimsel, etkin ve ereksel nedenler çoğunlukla tek bir şeyde, yani Form’da birleşir. Form; hem nesnenin özüdür, hem büyümesini yönlendiren etkendir, hem de ulaşılmak istenen nihai amaçtır.

“Doğa” Kavramının Çok Anlamlı Doğası ve Tarihsel Arka Planı

Aristoteles’in asıl metnine girmeden önce, Antik Yunancada “physis” olarak anılan doğa kavramının üç temel anlamını birbirinden ayırt etmek gerekiyor. Birinci anlam, insan izi barındırmayan dağları, uçsuz bucaksız ormanları, vahşi hayvanları ve hatta koskoca gezegenleri içine alan dinamik ve tarihsel bir sahne olarak “fiziksel yer”, yani kosmostur.

İkinci anlam ise bir şeyin özüne, onu o yapan temel belirlenime ve ayırt edici özelliğe vurgu yapar. Örneğin “sayıların doğası” veya “siyasetin doğası” derken tam olarak bu kastedilir. Dilsel bir inceleme yapıldığında, Parmenides, Herakleitos, Empedokles ve Herodotos gibi Antik Yunan düşünürlerinin metinlerinde physis sözcüğünün kosmos anlamından çok daha önce bu “öz” anlamında kullanıldığı görülür.

Üçüncü ve son anlam ise düzeni sağlayan, üreten ve “doğanın intikamı” gibi ifadelerle metaforik olarak insanlaştırılan kişileştirilmiş bir güçtür.

Felsefe Tarihindeki Büyük Çatallanma

Aristoteles, Metafizik adlı eserinde kendinden önceki felsefe tarihini iki devasa kola ayırır. Bir yanda Sokrates öncesi dönemde yaşayan Doğa Filozofları vardır. Onlar sadece maddeyi ve maddenin hareketlerini incelemiş, evrenin temel maddesinin su mu yoksa ateş mi olduğu gibi büyük kozmos hikayelerinin peşine düşmüşlerdir. Ancak bu süreçte şeylerin asıl doğasını ve özünü araştırmayı tamamen terk etmişlerdir.

Diğer yanda ise Platon ve Sokrates geleneği yer alır. Bu gelenek, şeylerin tanımlarını ve özlerini bulmaya adanmıştır. Ne var ki Platon, sürekli değişim ve akış içinde olan duyusal dünyadaki şeylerin özünün asla tam olarak bilinemeyeceğine inanmış, bu özü doğanın tamamen dışına, “İdealar” dünyasına taşımıştır. Böylece o da bir anlamda doğayı araştırmaktan vazgeçmiştir. Aristoteles’in buradaki en temel felsefi gayesi, birbirine sırtını dönmüş bu iki zıt geleneği birleştirmek; madde ve hareket araştırması ile tanım ve öz araştırmasını tek bir potada mükemmel bir şekilde eritmektir.

Doğal ve Yapay Varlıkların Ayrımı

Aristoteles varlık âlemini çok net bir çizgiyle ikiye böler. Bir tarafta hayvanlar, bitkiler ve dört temel element olan toprak, ateş, hava ve sudan oluşan “doğal varlıklar” bulunur. Diğer tarafta ise varlıkları başka dış nedenlere bağlı olan yatak veya masa gibi “yapay varlıklar”, yani teknik nesneler yer alır.

Aristoteles’e Göre Doğanın Tanımı

Aristoteles doğayı oldukça vurucu bir şekilde tanımlar. Ona göre doğa, doğal varlıkların bizzat kendi içlerinde taşıdığı bir hareket ve durağanlık ilkesidir. İçsel hareket kavramını günlük hayattan örneklerle somutlaştırır. Bir kedinin yerinden kalkıp yürümesi, bir bitkinin yeşermesi gibi niteliksel bir değişim göstermesi, o bitkinin büyümesi gibi niceliksel bir değişim geçirmesi veya havaya atılan bir taş parçasının yere düşmesi tamamen kendi doğalarından kaynaklanan içsel eylemlerdir. Buna karşılık, ahşap bir yatağın veya masanın yerinin değişmesi, onu hareket ettiren insana, yani dışsal bir ilkeye bağlıdır.

Durağanlık ise Aristoteles’in sisteminde basitçe hareketin yokluğu demek değildir. Durağanlık, hareketin doğal ve nihai amacına ulaşıp kusursuzca tamamlanması halidir. Karnı doyup huzurla uykuya dalan bir kedi veya yere düşüp duran bir taş bu tamamlanmışlığın en güzel örnekleridir. Aristoteles, hareketin tamamen içsel bir ilkeden kaynaklandığını ispatlayarak doğadaki o sürekli değişime muazzam bir düzenlilik kazandırır. Bu sayede doğa, sürekli ve kaotik bir akış olmaktan sonsuza dek çıkar; araştırılabilir, tanımlanabilir ve temelleri olan kesin bir bilime dönüşür.

Olası İtirazlar ve Savunmalar

Aristoteles, bu sarsılmaz tanımını daha da sağlamlaştırmak için metninde örtük bir diyalog kurar ve akla gelebilecek üç önemli itiraza ustalıkla cevap verir.

  • Düşen Kalem veya Yatak İtirazı: Yapay bir nesne olan tahtadan bir yatak veya kalem kendiliğinden yere düşebiliyorsa, tekniğin de içsel bir hareketi olduğu iddia edilemez mi? Aristoteles’in yanıtı nettir. Kalem, “kalem” olduğu için değil, sadece ağır bir toprak veya tahta cisimden yapılmış bir malzemesi olduğu için yere düşer. Doğa, bir varlığa yüzeysel veya ilineksel olarak değil, doğrudan doğruya özü bakımından ait olan derin bir ilkedir.
  • Kendini İyileştiren Doktor İtirazı: Hasta bir doktor kendi kendini iyileştirdiğinde içsel bir ilkeyle hareket ediyor gibi görünür, ancak tıbbi müdahalenin kendisi doğal değil, yapay bir tekniktir. Filozof bu durumu şöyle açıklar. Kendini iyileştirme olayında eylemi yapan doktor ile eyleme maruz kalan hasta, sadece tesadüf eseri aynı bedende toplanmış iki farklı kutuptur. Oysa gerçek doğal hareket bölünemez, tek parça ve kutupsuzdur. Hastanın hiçbir doktora gitmeden kendiliğinden iyileşmesi işte bu gerçek doğal harekete örnektir.
  • Antiphon’un İndirgemeci Maddeciliği İtirazı: Sofist Antiphon, ahşap bir yatağı toprağa gömdüğünüzde filizlenip ağaca dönüşeceğini, bu yüzden gerçek doğanın altta yatan ve hiç değişmeyen tahta, toprak veya su gibi bir “madde” olduğunu savunur. Eğer bu görüş kabul edilirse doğadaki büyüme, var olma veya ölme gibi tüm olaylar maddenin sadece yüzeysel dönüşümleri haline gelecektir. Aristoteles buna şiddetle karşı çıkarak doğanın nihai maddede değil, formda, yani biçimde aranması gerektiğini ilan eder. Form, bir şeyin olduğu şey olmasını sağlayan o nihai temel amaca karşılık gelir.

Doğa Bilimlerinin Parçalara Ayrılması

Aristoteles’in doğayı salt su veya ateş gibi bir madde olarak değil, form ve öz olarak tanımlaması bilim tarihinde adeta bir devrim yaratmıştır. Doğayı sadece madde olarak gören Presokratik düşünürler için bilim, örneğin suyun bütün evrendeki tekil ve birleşik öyküsünü anlatan devasa bir kozmolojiden ibaretti. Ancak Aristoteles her canlının kendine has, biricik bir formu ve doğası olduğunu savunur. Böylece bilimi tek bir hikaye olmaktan kurtarır ve onu zooloji, botanik, elementlerin doğasını inceleyen kimya ve astronomi gibi yepyeni ve bağımsız alt disiplinlere ayırır.

Aristoteles Fiziğinin Mirası ve Felsefi Değeri

Elbette Aristoteles’in kurduğu bu katı bilimsel ayrımın ve güçlü “form” vurgusunun tarihsel bazı bedelleri de olmuştur. Her formun sabit ve değişmez bir doğası olduğunu varsaydığı için canlıların evrimini veya evrenin ilk oluşum öyküsünü tamamen reddetmiştir. O, doğanın her zaman mevcut düzeninde hiçbir değişime uğramadan kaldığını şiddetle savunur.

Ayrıca Aristoteles fiziği matematiksel değildir. Galileo’nun aksine, o doğayı üçgenler veya denklemler gibi matematiğin diliyle incelemeyi reddeder. Onun fiziği tamamen kavramsal, niteliksel ve tanımlayıcıdır. Evreni sayılarla değil, bir kedinin ya da bir midenin ne olduğunu kelimelerle tanımlayarak anlamaya odaklanır.

Sonuç olarak, formları tanımlamaya odaklanan ve matematiksel olmayan bu yapısı nedeniyle Aristoteles fiziği günümüzde modern bilimsel geçerliliğini kaybetmiş olabilir. Ancak zaman nedir, mekan nedir ve doğa nedir gibi sorduğu o devasa ve ebedi sorularla, günümüzde bile son derece ilginç, kışkırtıcı ve ufuk açıcı bir Doğa Felsefesi olarak önemini korumaya devam etmektedir.


Sofist (Platon) Platon’un geç dönem diyaloglarından biridir. Bu eserde Elealı bir yabancı ile Theaitetos arasındaki diyalog üzerinden “Sofist”in kim olduğu tanımlanmaya çalışılır. Ancak eser asıl ününü, Parmenides’in “olmayan (hiçlik) var olamaz” düşüncesini yıkarak, “olmayanın da bir şekilde var olduğunu” (farklılık bağlamında) kanıtlamasıyla kazanır. Varlık ve yokluk, hareket ve sükunet gibi en büyük felsefi kategoriler (Megista Gene) bu eserde tartışılır.

Notlarınızda “Platon’un Sofist diyaloğunu oku, güzel. Platon doğayı evren anlamında kullanan bir kişi” notu düşülmüş. Sofist diyaloğu, “doğa”nın (physis) sadece bireysel nesnelerin bir özü olmaktan çıkıp, evrensel bir Varlık (Ontoloji) tartışmasına dönüştüğü kritik bir metindir. Aristoteles, Platon’un bu evrensel ve soyut Varlık tartışmasını alacak, onu Metafizik ve Fizik eserlerinde somutlaştırarak kendi Hylomorfik sistemini kuracaktır.

Novum Organum (Francis Bacon) Francis Bacon’ın 1620’de yayımladığı bu eser, isminden de anlaşılacağı üzere Aristoteles’in “Organon”una (Eski Alet) karşı yazılmış “Yeni Alet”tir. Bacon, tümdengelime dayalı Aristotelesçi skolastik mantığın yeni bilimsel keşifler yapmaya engel olduğunu savunur ve bunun yerine tümevarımsal (deney ve gözleme dayalı) bilimsel yöntemi kurar.

Notlarınızın son kısımlarında yer alan “Bilim tümdengelimsel akıl yürütmelerle olmaz, tümevarımsal akıl yürütmelerle olur” eleştirisinin merkezinde bu kitap yatar. Aristotelesçi tasım (syllogism) var olan bilgiyi kanıtlamakta mükemmeldir, ancak doğaya dair yeni bir şey keşfetmek Bacon’ın Novum Organum ile temellerini attığı modern bilimin tümevarımsal (istatistiksel ve deneysel) yöntemiyle mümkün olacaktır.

Categories: Büyüteç

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Çerez Politikası

Web sitemiz çerez kullanmaktadır. Bu siteyi kullanmaya devam ederseniz bundan memnun olduğunuzu varsayacağız.