deneyimlerimiz kendilik inşamızda ne kadar önemli? negatif bir olaya verdiğimiz yanıt ne kadar irademizle ilişkili? negatif deneyimler sonucu yaralarını, başka insanlarda yara açmadan iyileştirebilenlerle bu negatifi yayanlar arasındaki fark ne? aradaki fark pek çok şey gibi ciddi oranda genlerimiz, biraz geçmişten getirip üzerine inşa ettiğimiz biz ve biraz da sosyal bağlarımız ile mi ilişkili?
ilk başta duygusal sağlamlığın temelini biraz sorguluyorum. sonra bu sağlamlığı geliştirirken nasıl değiştiğimizi incelemek istiyorum. son olarak da değer yargılarımızın yaşa göre nasıl değiştiğine bakacağım. karar alma mekanizmalarımız bu süreçlerde nasıl ve ne kadar etkileniyor? gibi soruları sırasıyla anlamak istiyorum ki nihai sorumu sorabileyim: büyüdükçe ahlaksızlaşıyor muyuz?
duygusal sağlamlık olağan mucize mi?
ann hanım demiş ki, ortalarda resilience olarak dolanan bu dirençlilik kavramı, baş etme mekanizması her insanda bulunan olağan bir kapasitedir. zor koşullardan çıkıp iyileşme işi insanlarda öyle nadir görülmez. zaten mevcut olarak bir özellik olarak bizlerde bulunur. bunu istisnai bir durum olarak göremeyiz buna ordinary magic (olağan mucize) diyebiliriz.
burada kanıt olarak karşımıza Kauai Boylamsal Çalışması (Werner & Smith, 1982, 2001) ve Minnesota Risk Altındaki Çocuklar Çalışması (Minnesota Study of Risk and Adaptation, 1975-) çıkıyor.
ilk araştırma için hawaii’de dezavantajlı koşullarda doğan 698 çocuğun gelişimi 40 yıl boyunca takip edilmiş. çocukların 1/3’ü zor koşullara rağmen sağlıklı ve başarılı yetişkinler haline gelmiş. araştırmaya göre bu çocuklar, genetik bir üstünlükten dolayı değil, “olağan” destekleyici faktörlere sahip oldukları için resilient olmuşlar.
- sevgi dolu bir yetişkin figürü (öğretmen, büyükanne, mentor)
- sosyal destek
- problem çözme becerileri ve içsel motivasyon
ann hanım da bunu çocuklarda mevcut olan bir mucize olarak değil de insanın adaptasyon sisteminin doğal bir sonucu olarak yorumlamış. beyin ve nöroplastisite araştırmaları da buna yönelik biyolojik altyapımız olduğu şeklinde yorumlanabilir. evrimsel süreçte de buna yönelik bir gelişim gösterdiğimiz düşünülebilir.
kauai araştırmasını öğrenir öğrenmez şunu sorduladım: e bu çocukların 2/3’si o ölçümlere göre sağlıklı ve başarılı bireyler haline gelmemiş. araştırmaya göre başarılı çocuklar olağan destekleyici faktörlere sahip ama bu faktörlerden de ikisi tamamen çevresel koşullara işaret ediyor. bu durumu tabii ki ilgili kişiler de fark etmiş ve bu yönde eleştiriler de ortaya atılmış.
burada başarılı olan 1/3’lik dilimi alıp alıp kalan 2/3’lik dilimi ihmal etmek bir çatlak değil midir? diye sordum gpt’ye. o da beni aydınlattı tabii. özetle şöyle bakabiliriz:
dayanıklılık doğal bir süreç olsa bile, herkes bunu aktive edemiyor. destek sistemleri olmayan çocuklar direnç geliştirmekte zorlanıyor. dolayısıyla resilience tamamen içsel bir özellik değil, büyük ölçüde çevresel faktörlere bağlı olabilir.
iyileşirken bozuluyor muyuz?
bu soruyu yanıtlamak için; bağlanma stilleri, travma sonrası davranış modelleri bir de duygusal bagaj taşıma şekillerimize bakalım.
john bowlby beyin bağlanma kuramı hepimizin kulağında birer küpe. hala nedir diyenler için evrimağacı makalesi burada. gülcan özer’in ağzından video içerik ise burada. eğer bağlanma stilimiz güvenli ise sorun çok daha az. yara alsak bile toparlanmayı biliyoruz, gelecekteki partnerlere bunu çok ciddi biçimde yansıtmıyoruz, yine ve yeniden sağlıklı güven üzerine bir ilişki inşa edebiliyoruz. fakat, kaygılı veya kaçındansa bağlanma stilimiz; sırasıyla yeni partnere karşı aşırı hassas, yapışkan ve talepkar olabiliyoruz yahut yeni partnere duygusal olarak uzak hissediyoruz ve fazla bağlanmaktan kaçınıyoruz. bu sapma içindeki davranışlar da olası partnerleri rahatsız edebilecek, kırabilecek, üzebilecek davranış kalıpları içeriyor.
travma sonrasında da iki farklı davranış modeli görülebiliyormuş.
- travma sonrası büyüme (post traumatic growth): hatalarımı gördüm ders aldım, artık daha bilgeyim ve gelecek ilişkilerimde bunu tekrar etmeyeceğim. Tedeschi & Calhoun (2004)
- travma sonrası tekrarlayan kalıplar (maladaptive patterns): bundan sonra kimseye güvenemem, herkes potansiyel sorun. kimseyle yakınlaşmamalıyım. McNulty (2011)
duygusal bagaj taşıma stillerimiz de üç temel kolda ilerliyor: aşırı telafi etme, duygusal kapanma ya da projeksiyon ve beklenti kalıpları.
hali hazırda bir yaramız var ama kabuk bağlamış. bu yüzden belki zaman zaman kaşınıyor, işte elimiz gittiğinde orada bir pütürtü hissediyoruz ama günlük hayatımızı etkileyen bir şey yok. ne zaman ki bir potansiyel partner ile karşılaştık, hayatımıza birini aldık o zaman karşımızdaki orayı kaşımaya başlıyor. küçük küçük tetikleniyoruz. bu aşamada verdiğimiz tepkiler karşımızdakinde de bir yara açıyor.
değer yargılarımız zaman içinde nasıl biçimleniyor?
üçüncü soru için araştırma yaparken biraz kaosa sürükledim. öğrendiklerim mevcut bildiklerimle çarpışınca anlayabilmek için biraz üzerinden geçmem gerekti.
laura hanımın sosyo-duygusal seçicilik teorisi (sst) ile başlıyorum. yaşlandıkça daha duygusal kararlar almaya meyilliymişiz mesela. halbuki gençken daha güdüseliz ve kanı deli zamanlarımız… bu sebeple mevcut bilgim duygusal kararları gençken aldığımız yönündeydi lakin yeni bilgiye ve öğrenmeye gençken daha açık olduğumuz için gençken daha analitik kararlar alabiliyormuşuz. bir tezatlık var gibi duruyor ama üzerine düşününce oturuyor aslında parçalar. erken yaşlarımızda hayata dair bir bilgimiz yokken karar verme aşamasında bilgi edinmeye, araştırmaya ve bize en uygun kararı seçmek için kafa yormaya meyilliyiz. yaşlandıkça biriken bir deneyim olduğu için yeniden ve yeniden araştırmak yerine daha çok sezgisel bir kar/zarar hesabı ile ilerliyoruz. yaşlandıkça duygusal dengeyi koruma eğilimimiz de arttığı için olumsuzluklardan kaçınmaya ve pozitife kolayca yöneliyormuşuz. yani seçenekler arasında mevcut dengeyi koruyup bizi üzmeyecek seçeneği zihnimizde güzelleyip onu tercih ediyormuşuz.
bu mevcut seçeneği ya da eylediklerimizi allayıp pullama işi teoride yaşlanmada pozitiflik etkisi olarak geçiyor. yaşlanmada pozitiflik etkisi, üst paragrafta bahsi geçen sst ile açıklanıyor. özetle şöyle:
-
görsel dikkat: yaşlı yetişkinler, mutlu yüzlere daha fazla, öfkeli veya üzgün yüzlere ise daha az dikkat etmektedirler.
-
bellek: yaşlı bireyler, pozitif görüntüleri ve kelimeleri negatif olanlara göre daha iyi hatırlamaktadırlar.
tarihin sonu yanılgısı, geçmişte önemli kişisel değişimler yaşadığımızı kabul etmemize rağmen, gelecekte benzer ölçüde değişmeyeceğimize inandığımızı ifade ediyor. yani geçmişteki değişimlerimizi fark ederken gelecektekileri küçümseme eğilimindeymişiz. aynı şekilde değerlerimiz, zevk ve tercihlerimiz başlıklarında da benzer yanılsamayı koruyormuşuz.
karar alma mekanizmalarımızda yaşla birlikte değişen ve inceleyeceğimiz son madde çerçeveleme etkisi. linklediğim çalışmada üç başlıkta çerçeveleme etkisini incelemişler: özellik, hedef ve riskli seçimler. benim anladığım kadarıyla, yaş arttıkça kayıptan kaçınma isteği de yükseliyor. bu yüzden ortada riskli seçimler olduğunda vereceğimiz kararın bize ne kadar negatif etkisi olacağını tartıyor ve buna göre karar alıyoruz.
büyüdükçe ahlaksızlaşıyor muyuz?
şimdi sırada: ben neler düşünüyorum?
öncelikle soru, başlık biraz çarpıcı olsun diye bu kadar keskin. bir yandan merak ettiğim de bu sorunun cevabı ama öte yandan hiçbir şeyin cevabının evet ve hayır kadar keskin olmadığını anlayabildiğim yaşlardayım. evet ahlaksızlaşıyoruz ya da hayır değer yargılarımızı esas yetişkinlikte buluyoruz gibi kesin cevaplar yok. her hikaye, her durum, her kişi biricik.
kendi hayatımı anlamaya çalışırken nirengiyi nereye alacağıma karar vermek için bu durumda ortalama insan nasıl davranıyor sorusunun cevabını önemsiyorum. yelpazenin neresinde olduğumu görmek kendime dair daha temiz bir bakış açısı veriyor bana.
kendi hikayemi inceleyecek olursam, çevremle ilişkim kendimle ilişkimle paralel ilerledi. karşımda bir incelik, düşüncelilik gördüğüm her durumda oraya özenli yaklaşmaya çalıştım. kendimle daha sert ilişkimin olduğu dönemlerde etrafıma da biraz öyleydim. karar alma biçimim ve diyaloglarım çok keskindi. sonra kendimi anladıkça, insan olmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimledikçe biraz daha yumuşattım. bu çevreme de yansıdı.
soruya geri dönecek olursam, üzerine tekrar ve tekrar düşündüm. sorunun çok büyük olduğuna, ahlak kavramının içinin parçalanması gerektiğine, oluşacak sorucuklarla belki detaylı incelenebileceğine karar verdim. gpt’den sorucuklar kısmında yardım istedim, 8 başlıkta 3’er soru yazdı. 24 kapsamlı soru. ehe.
bu kadar genel bir soruyu, en geniş ahlaklılık ölçütü üzerinden yanıtlayabilirim belki. ölçülü olmak, denge bunu karşılayabilir. her durumda dengeyi koruyabildiğimizde erdemli olmaya yaklaşıyoruz. daha dengeli tercihler yapmanın yaşla bir ilişkisi var mı bilmiyorum. üzerine iyi düşünülmüş deneyimin insanı uçlardan koruması çok muhtemel.
bu soruya duygusal bir yoğunlukla evet cevabı vermek istiyordum başlarken. düşününce hiç de öyle olmadı.
bu hayatta net bir şekilde cevaplanabilecek soyut sorular var mı?