Bugünlerde “yarın kesin görüşelim” diyen birinin aslında %90 ihtimalle iptal edeceğini biliyoruz. Buna şaşırmıyoruz bile. Çünkü artık sözün kendisi, bir bağ kurmaktan çok o anı geçiştirmeye yarıyor. “Hayır” demek istemiyoruz, kırıcı olmak istemiyoruz; bu yüzden “evet” diyoruz. Ama o “evet”in de bir ağırlığı kalmıyor.
Küçük ölçekte yaşanan bu kayma, aslında büyük ölçekte gördüğümüzün aynası. Siyasetçiler dün söylediklerini bugün unutuyor. Yöneticiler çelişkili sözler veriyor. Yukarıda verilen sözlerin bir karşılığı yoksa, aşağıda günlük hayatta birbirimize verdiğimiz sözlerin kıymetli kalması beklenemez. Mikro ölçekle makro ölçek arasında sürekli işleyen bir ayna var. İktidarın karakteri, toplumun karakterine sızıyor. Eğer yukarıda söz tutulmazsa, aşağıda da söz, söz olmaktan çıkıyor.
Aynı etkiyi dilde de görüyoruz. Sadece verilen sözler değil, kurulan cümlelerin tonu da yukarıdan aşağıya akıyor. Bir süredir kamu kurumlarının yaptığı açıklamalarda farklı bir ton hâkim: soruları cevaplamak yerine azarlayan, halkı bilgilendirmek yerine küçümseyen bir ton. TRT’nin Aybüke Pusat kararıyla ilgili yayımladığı basın metni buna tipik bir örnekti. Metin, kararın nedenini açıklamaktan çok, halkın merakını değersizleştiren bir dille yazılmıştı.
Bu, yalnızca bir kurumun yazı dili değil; bir üslup zinciri. Yukarıdan yayılan öfke, aşağıda karşılık buluyor. Bir kamu kurumu yahut bir siyasetçi vatandaşa buyurgan bir sesle hitap ediyorsa, sıradan insanların da günlük ilişkilerinde aynı dili kullanmaya başlaması kaçınılmaz oluyor. İnsanlar birbirine daha az sabır gösteriyor, daha hızlı öfkeleniyor, daha kolay had bildiriyor.
Hadsizlik yukarıda başlıyor, topluma sızıyor ve sonunda herkesin ortak dili haline geliyor. Önce sözün değeri kayboluyor, sonra dilin kendisi bozuluyor. Böylece toplumun zemini, hem sessizlikte hem de konuşmada yavaş yavaş kayıyor.
dolu olduğum bi konuydu. iki paragrafla kendimi anlatıp yukarıdaki versiyonu ai’a yazdırdım.
bne glb teknolojinin kölesi oldm